| Anlatı | Seçme Şiirleri | Tiyatro | Spor | Çeviriler | Albüm | Çeşitli | Günce | Anı | Deneme | Konularına göre derlenen denemeler | Yaşamöyküsü | Mektup derlemeleri | Yaşamı, sanatı, yapıtları dizisi | Antoloji |

Çeşitli / KONUŞMALAR

   Okuyacağınız konuşmaları nasıl yaptığımı ise bir öğrenci ödevindeki şu sözler açıklıyor :
   "Ayaküstü soracağım sorularla iyi bir konuşma yapamayacağımızı söyleyerek sorularımı kendisine bırakmamı istedi. Bunun üzerine sormak istediğim soruları birlikte gözden geçirdik. (...)
   "Kendisine bıraktığım soruların karşılıklarını almaya gittiğimde, bunları arada boşluklarla yazdığını, bana saplama sorular sormak için yer bıraktığını gördüm. Böylece önceden hazırlanmış karşılıklar çerçevesinde yeni yeni sorulara yönelmemiz sağlanmış oldu."

   Bu benim her zaman uyguladığım yöntem. Teyple yapılan, başkalarının çözdüğü, üstünde yazar olarak çalışmadığım konuşmaları kesinlikle benimsemem. Konuşmacılara konuyu irdelemeye yarayacak sorular fısıldadığım da olur. Kendimi zora sokacak sorular. Amaç birlikte düşünmek.

Memet Fuat

Ocak 2002, Çamlıca


MEMET FUATLA KONUŞTUK

   - Yaşamınız?
   - 1926'da, İstanbul'da doğdum. 46'da Haydarpaşa Lisesi'ni, 51'de İngiliz Filolojisi'ni bitirdim. Yaşamımda anlatılmaya değer bir şey yok. Çok az gezdim. Bursa'yı, Çankırı'yı, Ankara'yı bilirim. Başka hiçbir yere gitmedim. Çocukluğum Erenköy'de geçti, şimdi Çamlıca'da oturuyorum.
   - Yazmaya ne zaman, nasıl başladınız?
   - İlk öykümü yazdığımda lisedeydim. Aşağı yukarı on yıl oluyor. Önceleri yalnız öykü yazardım, sonra şiire, oyuna, eleştiriye de merak sardım. Öykülerimle eleştirilerimi, olanak buldukça yayımlıyorum. Şiirlerim okuyucu önüne çıkarılamayacak kadar kötü şeyler. Oyunlarım iyi mi, kötü mü, onu daha anlayamadım.
   - Yazmaya nasıl başladığınızı söylemediniz?
   - Ben de bilmiyorum nasıl başladığımı. Küçükken hiç kitap okumazdım. Bir dayak yemediğim kalırdı bu yüzden. Sonra, ne olduysa oldu, aşırı bir okuma hevesine kapıldım. Dokuzuncu sınıftayken, Dickens'i, Dostoyevski'yi, Balzac'ı, Gorki'yi, Zola'yı, hiç ara vermeden, yutarcasına okurdum. Onuncu sınıfta, kendim de yazmaya başladım. Herhalde o büyük sanatçılara özenmiş olacağım.
   - Çeşitli alanlarda yapıt veriyorsunuz. Öykü, eleştiri, oyun gibi. En sevdiğiniz hangisi?
   - Hepsinin yeri başka. Ama sanatları önem bakımından sıralayacak olsam, şöyle başlardım : Sinema, tiyatro, şiir...
   - Sinema üzerine çalışmadınız mı hiç?
   - Bir senaryo yazdım, o kadar.
   - "Oyunlarım iyi mi, kötü mü, onu daha anlayamadım," dediniz. Tiyatrolara göndermediniz mi onları? Şehir Tiyatrosu'na, ya da Devlet Tiyatrosu'na?
   - Üç oyunum var. Devlet Tiyatrosu'na hiçbirini göndermedim. İlk yazdığımı Şehir Tiyatrosu'na vermiştim. Beğenmediler. Daha doğrusu, Şükrü Erden beğenmedi. Edebi Heyet yoktu o zaman. İkinci oyunum zorlu bir denemeydi. Çekmecelik bir yapıt. Hangi tiyatroya göndersem, geri gelecek, biliyorum. Üçüncüsü derseniz, çok acıklı bir dümene kurban gitti. İstanbul'un alınışının 500. yılı için yazılmıştı, Şehir Tiyatrosu'nun açtığı yarışma için. Ama yarışamadı. Büyük jüri, küçük jüri derken, ortadan yok olmuş. Kim almış, nasıl almış, ne zaman almış, bilinmiyor. Bilinen bir şey var : Benim yapıtım jürinin eline geçmemiş.
   - Siz ne zaman öğrendiniz bunu?    - Yarışma bittikten birkaç ay sonra öğrendim. Oyunu geri almaya gitmiştim, bulamadılar.
   - Bir imza vermemiş mi yapıtı alan?
   - Hayır. Yalnız kayıt defterinde bir not var : Yazar oyununu düzeltmek için geri almıştır, diyor. Yani ben almışım!
   - Ne yapacaksınız, ya da ne yaptınız?
   - Hiç. Ne yapabilirim? Dava et, hakkını ara, diyenler oldu. Önce ben de bir niyetlendim. Tiyatroya bir dilekçe verip işi azıcık eşeledim. Baktım, bütün suç kitaplıktaki memura yükleniyor, dava etmeye kalksam, acısını ondan çıkaracaklar. Vazgeçtim.
   - İyi ama bu kez de bir haksızlığa göz yummuş olmuyor musunuz?
   - Orası öyle. Ama ikinci bir haksızlığı da önlemiş oluyorum.
   - Anlayamadım.    - Bence kitaplıktaki memurun bu işte suçu yok...
   - Neden? Oyunlar ona emanet edilmiyor mu?
   - Ediliyor, ama tiyatronun kodamanları istedikleri oyunu istedikleri zaman alabiliyorlar. Bir hademe gelip : "Bilmem ne bey, ya da bilmem ne hanım istiyor," dedi mi, oyun yola çıkıyor. Kitaplıktaki memur imzaya filan alışmamış ki... Şehir Tiyatrosu'nda işler tam bir güven (!) havası içinde yürütülüyor.
   - Peki, sizce oyununuz neden çalındı?
   - O gün bugündür düşünüyorum, bu işe bir neden bulamadım. Benim oyunumu çalmakta, kimin, ne gibi bir çıkarı olabilir, anlayamıyorum. Akıl alacak şey değil.
   - Demek bu haksızlığa katlanacaksınız?
   - Katlandım bile.
   - Devlet Tiyatrosu'na niye göndermiyorsunuz yapıtlarınızı?
   - Doğrusunu isterseniz, ben yeni yazarların tiyatrolarımıza kolay kolay sokulabileceklerine inanmıyorum. Nâzım Kurşunlu, Sabahattin Kudret, Galip Güran bile yapıtlarını kabul ettirene kadar kim bilir neler çekmişlerdir!
   - Oyunlarınızı bastırma olanağınız yok mu? Hiç olmazsa, 500. yıl için yazdığınızı...
   - İyi bir şey olduğuna inansam, bastırırım. Ama, iyi mi, kötü mü, bilmiyorum ki... Sahneye çıkmamış bir oyunu değerlendirmek çok zor. Hem son zamanlarda bir ürkeklik geldi bana. Her yazdığımı yayımlayamıyorum. Bastırdığım kitaplar yüzünden oldu galiba.
   - Bastırdığınız kitapları beğenmiyor musunuz?
   - Hiç beğenmiyorum.
   - Kaç kitabınız var?
   - İki. Biri, Aşk ve Sümüklüböcek. Öykü kitabı. 1946'da, Tuna Baltacıoğlu ile yayımlamıştık. Biri de, Yaşadığımız. Başka basılmış kitabım yok.
   - Basılmamış?
   - Öykülerim, eleştirilerim var.
   - Roman, ya da iç içe örülmüş öyküler filan hazırlamıyor musunuz?
   - Geçen yıl iki roman tasarlamıştım. İkisi de olduğu gibi duruyor. Bir fırsatını bulursam yazacağım.
   - Bütün zamanınızı çevirilere veriyorsunuz galiba.
   - Öyle oluyor. Altı aydır, sabah akşam çeviri yapıyorum. Sevdiğim yazarlar, sevmediğim yazarlar, iyi öyküler, kötü öyküler... Çevir, çevir, çevir... Sıkıntıdan patlayacağım nerdeyse...
Değil roman yazmak, eleştiri yazısı yazmaya bile zaman bulamıyorum.
   - Çeviri yapmanızın nedeni geçim derdi mi?
   - Yarı yarıya. Bu yolda, az da olsa, bir şeyler kazanıyor insan. Sonra büsbütün yararsız bir iş de değil. Bence iyi bir yapıt çevirmekle, iyi bir yapıt yazmak arasında büyük bir ayrım yok.
   - Öyleyse hiç yakınmayın durumunuzdan. Birbiri ardına yapıt veriyorsunuz demektir.
   - Ama bu da çok birbiri ardına oluyor artık. Altı ayda, altı kitap... Yoruluyor insan, eziliyor. Yoksa ben çeviri yapmaktan yakınmazdım. Bir kere dilimi öğreniyorum. Her gün yeni yeni sorunlar çıkıyor karşıma, onları çözmeye çalışmak, çözemediğini ona buna sormak, dille uğraşmak güzel şey. Bu bakımdan, çeviri yapmanın çok yararını gördüm.
   - Çeviri yapmanın yalnız dil bakımından mı yararı oluyor?
   - Hayır. Sanat bakımından da yararlı. Şairlerin şiir, öykücülerin öykü, oyun yazarlarının oyun çevirmeleri, iyi sonuçlar verebilir sanıyorum. Hani ressamlar - sanatlarının gizini kapmak için - büyük ustaların yapıtlarını kopya ederler, çeviri de ona benziyor.
   - Peki, hiç zararı yok mu?
   - Olmaz olur mu? Durmadan başkalarının yapıtlarıyla uğraşan bir sanatçı, ister istemez, kendi benliğinden uzaklaşır.
   - Sizi bu da korkutuyor galiba?
   - Biraz.
   - Altı kitap dediniz az önce. Hepsi yayımlandı mı?
   - Dördü yayımlandı : Steinbeck'ten Kasımpatları, Caldwell'den Kuyudaki Zenci, Edgar Allan Poe'dan Morgue Sokağı Cinayeti, Jack London'dan Ateş Yakmak.
   - Öbür ikisi?
   - Varlık Yayınları için, Katherine Mansfield'in öykülerini çevirdim. Yeditepe için de, Walt Whitman'ın şiirlerini. Bu ikinci kitabın hazırlanmasına tanınmış şairlerimiz de yardım ettiler.
   - Çevirilerinizi hangi anlayışa göre yapıyorsunuz?
   - Bence en önemli şey yazarın havasını vermektir. Bu yüzden, üslup özelliklerine çok dikkat ediyorum. Tümceleri parçalamak, bölmek, kısaltmak gibi, kolay yollara sapmıyorum. Sonra dil güzelliği de çok önemli. Ne olursa olsun, dile kıymamalı. Uygunluk sorununa gelince, kimi yapıt sözcüğü sözcüğüne çevrilebiliyor, kimi yapıt da değiştirilmek istiyor. Ben bugüne kadar yaptığım çevirilerde çok az şey değiştirdim, ama bunun bir üstünlük olduğuna inanmıyorum. "Hayır, teşekkür ederim," yerine, "İstemem, eksik olsun," diyen çeviriciyi ayıplamam. Tersine, ne güzel bulmuş diye, överim, göklere çıkarırım. Dilimi iyice öğrendiğim, ustalaştığım zaman, ben de çevirilerimde öyle değişiklikler yapacağım elbette.
   - Yoksa çevirilerinizi de mi beğenmiyorsunuz?
   - Kusursuz olmadıklarını biliyorum, ama beğenmiyorum diyemem. Çıraklık çağındaki bir yazar için, başarılı sayılabilecek çevirilerim var. Kendini övüyor demesinler diye, düşündüğümü söylemekten çekinecek değilim ya!
   - Çevirdiğiniz kitaplardan, en çok hangisini beğeniyorsunuz?
   - Kuyudaki Zenci'yi. Ama Whitman'ın, Mansfield'in yapıtlarını çevirmiş olmak da hoş bir şey.
   - Mansfield büyük bir sanatçı mı?
   - Büyük mü, küçük mü, bilmem, edebiyatımıza etkisi olacağını sanıyorum. Kendine has, yepyeni bir öykü tekniğiyle yazıyor. Anlattığı şeyler değil de, anlatışı önemli. Dili de çok güzel. Onu çevirirken oldukça zorluk çektim. Yüz yirmi sayfalık kitabı hazırlamak tam bir buçuk ay sürdü.
   - Öbürlerini ne kadar zamanda çevirdiniz?
   - Caldwell'i, Steinbeck'i yirmişer günde çevirdim. Walt Whitman bir buçuk ay, Jack London yirmi beş gün, Edgar Poe bir ay sürdü. Ama Poe'yu çabuk istemişlerdi, geceli gündüzlü çalıştım. Az kaldı, ben de başlayacaktım "Amontillado" diye bağırmaya.
   - Poe'yu sever misiniz?
   - Hiç sevmem. Başıma ağrı giriyor okurken.
   - Jack London'u?
   - Onun da yapıtları ile düşünceleri pek birbirini tutmuyor. Ama usta sanatçı. Anlattığı şeyi duyurmasını biliyor. "Ateş Yakmak" adlı öyküde bir adamın donuşunu anlatmış. Okurken bayağı üşüyor insan.
   - Yabancı yazarlardan kimleri seversiniz?
   - Hangi birini sayayım! Shakespeare'den Gorki'ye kadar, sevdiğim bir sürü yabancı yazar var. Ben, daha çok, eski günlerin büyük ustalarını severim. Steinbeck'i alıp Tolstoy'un yanına koyun, bu sözümün hiç de geri kafalılık olmadığını kolayca anlarsınız. Bugünkü dünya edebiyatı pek parlak değil. Fransalı şairler, Amerikalı romancılar ilgi çekiyor, ama ortada yenilikten başka bir şey yok. Çağımızın yüzünü güldürecek sanatçılar daha yapıt vermeye başlamadılar. Bu yenilik hevesi durulmadan da başlayacaklarını sanmıyorum.
   - Sizce sanatçı yeni olmaya çalışmamalı mı?
   - Günümüzün sanatçısı yeni olmadan edemez. Elinde değil. Ama bir gün, ister istemez durulacak. Yeni içerik kendine uyan biçimleri bulunca, kimsenin içinden yenilik yapmak gelmeyecek.
   - Sanatın yenileşmemesi düşünülebilir mi?
   - Düşünülemez. Sanat durmadan yenileşir. Her sanatçıda yeni bir şeyler vardır. Benim dediğim o değil. Ben "yenilik" derken, eski sanat anlayışlarını allak bullak eden değişmeleri, devrimleri düşünüyorum.
   - Bir nokta daha var anlamadığım. Yenilik hevesi, büyük sanat yapıtlarının yaratılmasına neden engel oluyor?
   - Sanatçı bütün gücünü yenilik yolunda harcıyor, yeni olmayı güzel olmak, ileri olmak sanıyor da ondan.
   - Yerli yazarlardan kimleri seversiniz?
   - Eski edebiyatımızı sevmem. Divancılar büyüklüklerini boşuna harcamışlar. Sonra yarı Batılı, yarı Doğulu sanatçılar gelmiş. Onlar daha da kötü. Tevfik Fikret büyük insan, kabul, ama bugün için büyük şair değil. Namık Kemal de öyle. Mehmet Akif de öyle. Ahmet Haşim, Hüseyin Rahmi, Ömer Seyfettin, Yahya Kemal, bütün bu yazarların değerini anlıyorum. Ama, bence, övülmesi gereken Türk sanatçıları, Kurtuluştan sonra yetişmiş olanlar. Bir de halk şairleri. Yunus, Köroğlu, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Veysel gibi. Bugünkü genç yazarlara gelince, onların dünya çapında bir Türk edebiyatının temellerini atmakta olduklarına inanıyorum. Yapıtları eksiksiz değil, kusurları çok, ama bereketli bir yolda yürüyorlar.
   - Ne gibi kusurları var?
   - Çoğu, nedense, sanatın çıraklığına katlanamıyor. Sonra dile de gereken önemi vermiyorlar. Bir yazarın ana dilini doğru dürüst kullanamaması korkunç bir şey. Melih Cevdet, geçenlerde yayımlanan bir yazısında, bu noktaya dokundu. Ben de onun gibi düşünüyorum. Yazarların üslupları güzel, ya da kötü olabilir, ama dili kötü yazar olamaz, olmamalı. Caldwell'in üslubu ile Edgar Poe'nun üslubu arasında dağlar kadar ayrım var, buna karşılık, İngilizceyi ikisi de yanlışsız yazıyor.
   - Peki, dilimizi yanlışsız kullanan genç yazar yok mu?
   - Öykücülerimiz bu işe pek önem vermiyorlar. Ama Türkçe'nin gerçekten ustası olmuş şairlerimiz var. Her genç yazarın amacı dilimizi, Nurullah Ataç, Falih Rıfkı, Yakup Kadri gibi yaşlı yazarlardan daha iyi kullanmak olmalı. İçeriğe önem vermek, biçime, dile önem vermemek anlamına gelmez. Gençler arasında bu gerçeği göremeyenler pek çok. Biçim, ya da dil, içerikten ayrı, içeriğe karşı şeyler değil.
   - Orhan Kemal'in dil üzerine söylediklerine ne dersiniz?
   - Köylü konuşması konusunda bir yazı yayımlamıştım, elim değerse gene yazacağım. Orhan Kemal sağlam bir sanatçı, nasıl yazarsa yazsın, okuyucu bulur. Ama yaptığı işi savunmakla, gençleri o yola çekmekle edebiyatımıza kötülük ediyor. Ben onun çok daha geniş bir gerçekçilik anlayışı olduğunu sanıyordum. Okuyucuları kötü düşüncelere sürükleyecek bir olayı, salt gerçektir diye, yapıtlarına sokar mı acaba? Hiç sanmıyorum.
(Yeditepe, 15 Ekim 1953)



Devamı