| Anlatı | Seçme Şiirleri | Tiyatro | Spor | Çeviriler | Albüm | Çeşitli | Günce | Anı | Deneme | Konularına göre derlenen denemeler | Yaşamöyküsü | Mektup derlemeleri | Yaşamı, sanatı, yapıtları dizisi | Antoloji |

Anlatı / YAŞADIĞIMIZ

VE ERTESİ GECE

   Cansen’le Bülent deniz kıyısında, kayaların üstüne oturup dünyadan, insanlardan, aşktan söz ettiler...

   Yan yana sıralanmış üç servi ağacının altından geçip bahçenin arkalarına doğru yürürseniz birkaç ada çamından oluşan küçük çamlığı görürsünüz. Oradan toprak bir merdivenle deniz kıyısına inilir. Deniz kıyısında üst üste atılmış kayalar vardır. Kumluğun ilersinde kıyı boyunca uzanırlar.
   İşte o gece Cansen’le Bülent o kayaların üstüne oturup dünyadan, insanlardan, aşktan söz ettiler.

   Bülent umutsuz bir sesle konuşuyordu :
   “Ben kendimi bildim bileli düşlerimi hep insanlar üstüne kurdum. Yıllarca halkımın mutluluğu, özgürlüğü için neler yapabilirim diye düşündüm. Ama bu yetmiyor, düş kurmak yetmiyor. Şu anda bugüne kadar hiçbir şey yapmamış olmanın acısını duyuyorum. Ne yapabilirdim? Ne olursa... Diyelim şu yaz tatilini burada böyle geçirmezdim...
   “Hele son günlerde nedense çok kötü bir havadayım. Yaşlandım sanki, gücüm kalmadı... On beş gün önce aşkla, inançla düşündüğüm şeyler, bugün bana çocuksu geliyor...”
   Bir sigara yaktı. Kibritin titrek ışığını kızın gözlerinde iki küçük alev olarak sönerken izledi...
   “İstersen vereyim,” dedi.
   “Hayır,” dedi Cansen.
   “Doktor çıkar çıkmaz Anadolu’ya gideceğimi söylemekten bayağı tat alırdım. Tartışırdım okulda arkadaşlarla. Uzman doktor olmanın, ünlenmenin, çok para kazanmanın önemi yoktu benim için. Anadolu’da insanlar herhangi bir doktorun iyileştirebileceği hastalıklardan kırılıp gidiyorlardı. Böyle bir ülkede doktorların uzmanlık yarışına girmeleri anlamsızdı. İdealist doktor...”
   Güldü... Sanki kendisiyle alay ediyordu...
   “Komutan değil, sıradan bir er olacaktım sağlık savaşında. Ne büyük sözler... Kimseyi beğenmezdim... Dört yıl bu düşüncelerin sarhoşluğuyla yaşadım... Çevremdeki insanların bencilliğinden uzaklaşırken ben de bir tür bencilliğe saplanmıştım : Kendimi herkesten üstün görüyordum.
   “Bir süredir, ‘Ya bu söylediklerimi yapamazsam,’ diye düşünmeye başladım. Daha önceleri böyle bir şey aklımdan bile geçmemişti. Savunduğum düşünceleri yüzde yüz gerçekleştireceğime inanıyordum. Hiç kuşkum yoktu...
   “Ama son günlerde öyle şeyler yaşadım ki, artık insanlara güvenmiyorum. Yapmamaları gereken, yapmayacaklarına inanılan neler neler yapıyorlar... Gözleri hiçbir şey görmüyor... Ben de insanım... Dolayısıyla kendime de güvenmiyorum artık.”
   Sesi boğuklaştı :
   “İnsanlar değişiyor... Hele kadın erkek ilişkileri işin içine girince...”
   Sustu, karanlıkta Cansen’e bir baktı.
   “Rüzgâra kapılıp gitmek çok korkunç... Belki bir gün beni de yaşam önüne katıp sürükleyecek... Keşke kendime saklasaydım düşüncelerimi, arkadaşlarımı öylesine suçlamasaydım!.. Gençliğimin bütün o güzel sözlerinin bir tür bencillik olmadığını biliyorum. Vazgeçmiş değilim onlardan, ama insan olmak beni korkutuyor...”
   Sigarasının ucundaki ateş kızıllaştı, sarardı, dudaklarının arasından bir duman bulutu savruldu.
   “Bir gün Adnan Bey, ‘Bülent, dikkat et,’ demişti. ‘Kendini adayacağın insanları melekler arasında arama. Sonra küçük görürsün onları. İyi yanları, kötü yanlarıyla, bildiğimiz sıradan insanlar hepsi. Kimseye acıdığın için değil, dürüst bir paylaşım için savaşım vereceksin...’”
   Yerden aldığı bir taşı denize fırlattı. Taşın suya düşerken çıkardığı sesi duydular.
   Cansen deniz kıyısında oturup böyle şeyler konuşacaklarını aklının ucundan bile geçirmemişti.
   Bülent’in ne demek istediğini pek anlamış da değildi. İdealist olmak, bütün yaşamını bir davaya adamak güzel bir şeydi.
   Çekinerek sordu :
   “İdealist olmayı bir tür bencillik mi sayıyorsun?”
   “Bunu söylemedim... Her şeyin özentisi kötü... Hiçbir şey yapmıyorsun, yapmamışsın, yapmayı denemiyorsun, hep ilerde yapacaklarından söz ediyorsun...
   “Bu tür insanları sevmiyorum... Kendimi onların arasında görmek beni üzüyor... Şu üç aylık tatilde olumlu bir işler yapamaz mıydım? Yapabilirdim... Ama yapmadım... Niye?"”
   Sustu. Yukarda, çamlıkta bir ses duymuştu.
   “Birisi geliyor galiba,” dedi.
   Cansen bir doğruldu.
   Dinlediler...
   “Ben duymuyorum...”
   Bülent kayaların arasından bir taş alıp çamlığa attı.
   “Bazen düşünüyorum : Bütün bu savaşım nedir? Biz niçin yaşıyoruz? Bu dünyaya niçin geldik? İdealist insan...”
   Cansen'in hâlâ yukarıyı dinlediğini sezerek,
   “Kimse yok,” dedi, “ama istersen gidip bir bakayım.”
   “Hayır, hayır, devam et!..”
   “Bu dünya olmasaydı, evren olmasaydı... Bütün bunlar niçin var? Daha iyi bir dünya, özgürlük istiyoruz... Demokratlar, sosyalistler, komünistler... Savaşlarda milyonlarca insan ölüyor... Niçin? Niçin daha iyi yaşamak istiyoruz?”
   Bülent karanlıkta Cansen’e doğru eğildi, gizli bir şey söyler gibi,
   “Bu dünyada bir tek gerçek var,” dedi. “Onu sorgulamadan, olduğu gibi kabul etmek zorundayız. Düşünmeden, anlamaya çalışmadan... Tek gerçek : Yaşamak...”
   Sustu, geri çekildi... Önemli sözler ettiği kanısında olduğu belliydi... Sigarasını parmaklarının arasında ezerek söndürdü...
   “Yaşamak, yani sevişmek...” dedi... “Çalışıyorsak, para kazanıyorsak, daha rahat yaşamak için dövüşüyorsak, bu daha rahat sevişmek istediğimiz için...”
   Sesinde beğenmediği bir gerçeği kabul etmek zorunda kalan bir insanın umutsuzluğu vardı...
   Cansen kendini tutamayarak güldü.
   “Kayaların üstünde felsefe...” dedi...
   Sonra Bülent alınganlık etmesin diye hemen toparlanarak sözlerini sürdürdü :    “Ben niçin yaşadığımı düşünmüyorum bile... Şu iki gün içinde tanıdığım insanlar, dün geceki toplantı, bu konuşmamız benim için çok güzel şeyler...”
   Bülent onun sesine yansıyan yaşama sevincini duyumsadı, bu kez o güldü.
   “Bütün bunlar niçin?” dedi. “Niçin şimdi şurada karşılıklı oturmuş, konuşuyoruz? Çünkü biraz sonra yanına gelip senden çok hoşlandığımı söyleyeceğim...”
   Cansen onun sözünü kesti :
   “Bunda şaşılacak bir şey yok... Bu yaşamda sevişmekten başka bir şey olmadığını göstermez...”
   Bülent böyle bir yanıt beklemiyordu. Bir duraladı. Yaşam konusunda onun da düşünceleri olabileceği aklına gelmemişti.
   O duralayınca, kız,
   “Naime Hanım dün gece istasyona giderken bana hep senden söz etti,” dedi. “Yalnız Nevin’e yaptıkların bile yetermiş. Kadıncağız anlatmak bile istemiyor, çok üzülüyordu, ama ne yapsın, akılsız kızcağızları senden kurtarmak için anlatmak zorundaydı. Belki de söyledikleri tümüyle yalan değildir. Bilemem. Bu konu üzerinde düşünmek gülünç geliyor bana. Kim bilir, belki birçok şeyi düşünmeden anlıyorum!..”
   Sonra çekinerek, alacağı yanıttan korkar gibi sordu :
   “Aşka inanır mısın, Bülent?”

   Gecenin ışığında kızın yüzünü ancak seçebiliyordu.
   “Bunu sorarken gözlerinin içini görmek isterdim,” diye düşündü.
   Dün gece istasyona giderlerken Naime Hanımın kendisinden söz ettiğini anlamış, ama bu kadarını ummamıştı.
   “Her şeyi yapabilecek korkunç bir kadın...” diye düşündü.

   Aşka inanıyor muydu?
   Aşk... Bu sözcüğü yaşamı boyunca tutkuyla sevmişti... Saygı duymuştu bu sözcüğe... Şu anda ise, aşk büyük bir yalandı artık onun gözünde...
   Tek gerçek, sevişmekti... Sevişmenin dışında acımak, alışkanlık daha bir sürü şey olabilirdi, ama aşk diye bir şey yoktu...
   Bir an duraladı, açıklayamayacağı bir duygunun etkisinde,
   “İnanırım,” dedi...

(ss. 110-114).

Geri Dön